İran Savaşı Türkiye Ekonomisini Olumsuz Etkiliyor
İran savaşı, Türkiye ekonomisindeki toparlanmayı sekteye uğratarak, enerji fiyatları ve enflasyon beklentilerini olumsuz etkiliyor.
2023 yılının ortalarında başlatılan ortodoks ekonomi programı ile önemli bir ilerleme kaydeden Türkiye ekonomisi, İran savaşı ile birlikte ciddi bir dış şokla karşı karşıya kaldı. Petrol fiyatlarındaki ani yükseliş, rezerv kayıpları, bozulmuş enflasyon beklentileri ve artan cari açık riski, ekonomi yönetiminin tüm dengelerini zorlamaya başladı.
2026 yılına kadar Türkiye ekonomisinde gözle görülür bir iyileşme süreci yaşanıyordu. Moody’s tarafından yapılan kredi notu artışları, kur korumalı mevduatın azaltılması, bankacılık sektöründeki güçlü sermaye yapısı, Orta Koridor’da artan ticaret hacmi ve faiz indirim sürecinin başlaması gibi gelişmeler, ekonomi yönetiminin uyguladığı programın sonuç vermeye başladığını gösteriyordu. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonları, petrol fiyatlarını kısa sürede 72 dolardan 119 dolara yükseltti ve programın temel varsayımlarını geçersiz kıldı.
Savaşın ilk etkileri döviz piyasasında hissedilmeye başlandı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, lirayı savunmak amacıyla 26 milyar doların üzerinde rezerv sattı ve yaklaşık 22 ton altın satışı gerçekleştirdi. Bunun sonucunda brüt rezervler 218 milyar dolardan 178 milyar dolara geriledi. Özel sektörün döviz açık pozisyonu ise 197,6 milyar dolara ulaştı, bu durum kur üzerindeki baskıyı artırdı.
İran savaşının ekonomiye etkileri üç ana başlık altında incelenebilir. Birincisi, hanehalkı yıl sonu enflasyon beklentisi %49,9 iken, Merkez Bankası’nın hedefi %15-21 aralığında kalmaktadır. Bu büyük fark, politika güvenilirliğinin zedelendiğine işaret ediyor. Mart ayı enflasyonu %30,9 ile beklentilerin altında kalmasına rağmen enerji fiyatlarının etkisi henüz tam olarak yansımadı.
İkincisi, hükümet enerji fiyat artışlarını sınırlamak için akaryakıtta vergi indirimleri ve BOTAŞ sübvansiyonlarını artırma yoluna gitti. Bu durum, enerji sübvansiyonlarının 300 milyar TL’den 950 milyar TL’ye çıkmasına ve bütçe açığının yaklaşık %25’ine ulaşmasına neden olabilir. Böylece mali disiplin ciddi şekilde zayıflıyor.
Üçüncü olarak, Türkiye’nin enerji bağımlılığı göz önüne alındığında, her 10 dolarlık petrol artışı cari açığı 4,5-5 milyar dolar artırıyor. Yeni tahminler, cari açığın 45 milyar dolara ulaşabileceğini gösteriyor. Ayrıca, 100 milyar doların üzerinde dış borç çevrimi gerekecek.
Savaşın dolaylı etkileri sanayi, tarım ve turizm gibi sektörlerde de kendini gösteriyor. Sanayi PMI endeksi 47,9 seviyesine gerileyerek daralma bölgesine girdi. Kredi faizleri %50’nin üzerine çıktı. Tarımda gübre fiyatlarının artması gıda enflasyonunu tetikleyecek. Turizm sektöründe ise Orta Doğu turistlerinde sert bir düşüş ve Avrupa talebinde zayıflama gözlemleniyor. Bu durum, cari açığın en önemli finansman kalemlerinden birinin risk altında olduğunu gösteriyor.
Merkez Bankası, döviz kuru istikrarı, bağımsız para politikası ve sermaye hareket serbestisini aynı anda yürütmeye çalışıyor. Ancak klasik iktisat teorisine göre bu üç hedefin aynı anda sürdürülebilirliği mümkün görünmüyor. Politika faizi %37’de tutulurken, efektif faiz %40’a yaklaştı ve piyasada örtülü sıkılaşma uygulanıyor.
Ekonomi yönetimi, uluslararası yatırımcılara Türkiye’nin yeniden cazip bir yatırım merkezi olduğu mesajını verirken, iç politikada yüksek faiz eleştirileri artmakta ve reel sektör baskı altında kalmaktadır. Bu durum, programın sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
Sonuç olarak, Türkiye ekonomisi son iki yılda önemli bir dengeleme sürecine girmişti. Ancak İran savaşı ile birlikte enerji fiyatları yükselmiş, enflasyon beklentileri bozulmuş ve rezervler hızla erimiştir. Bugün gelinen noktada kritik soru, Türkiye’nin hâlâ bir istikrar programı mı yürüttüğü yoksa günlük kriz yönetimine mi geçtiğidir. Bu sorunun cevabı, petrol fiyatlarının seyrine, Hürmüz Boğazı’nın durumuna ve küresel finans koşullarına bağlı olarak şekillenecektir.




